Anne iftara davet edilmek çok güzel

Bu sene ise hiç beklemediğim şekilde başladı Ramazan, hiç beklemediğim şekilde bitti. 

Ramazan’a bir hafta kala evde bayıldım. Hastaneden eve döndükten sonra bir türlü kendime gelemedim. 

Senelerdir bir kaç saat için uzandığım yataktan haftalarca kalkamadım.

Çocuklar upuzun davet listeleri hazırlamıştı kendine.

Benim listem de uzundu.

Önce aile iftarını iptal ettim, sonra davetiyeleri gönderdiğimiz çocuk iftarlarını.

Diğer isimlere ise haber bile gönderemedim.

Çocuklar bütün Ramazan’ı “Anne biz de başkalarıyla iftar yapıcaz mı?“ sorusuyla geçirdi.

Dün arabayla yola çıkınca oğlum “Anne iftara davet edilmek çok güzel” dedi.

Senenin en önemli dönemini kaçırmış gibi hissediyorum kendimi.

Sosyal hayattaki en anlamlı anları bu sene yaşayamamış gibi. 

Geçen sene blogda paylaştığım yazılarla teselli ediyorum kendimi.

 

İftar anı ne güzel bir an.

Kendini zinde hissettiğin bir bedende, dingin bir ruhla evine gelen her misafiri kapıda gülümseyerek karşılıyorsun. 

O da sana gülümsüyor.

Samimiyetsiz bir gülümseme değil bu.

“İyiki buluştuk” dedirten bir gülümseme. 

Aç karnını doyurmak için değil, ruhunu doyurmak için oturuyorsun o sofraya. 

Gündelik hayatta telefonun ekranına bakmaktan birbirinin yüzüne bakamayan insanlar iftar sofrasında birbirine bakarak muhabbet ediyor, dertleşiyor, hediyeleşiyor.

Oruçla başlayan muhabbetlerde bazen öyle derinleşiyorsun ki, günlerce, haftalarca konuştuğunuz konuları düşünmeye devam ediyorsun. 

Hatta belki de yeni bir bakış açısıyla devam ediyorsun hayata. 

Birlikte kurulan sofralar, birlikte toplanıyor.

Güvendiğin insanlarla birlikte çıkıyorsun Allah’ın huzuruna.

Birlikte dua ediyorsun. 

Her iftar sofrasında yeniden hatırlıyorsun karşındaki insanın ne kadar kıymetli bir insan olduğunu, ne kadar kıymetli bir çevrenin içinde olduğunu.

 

Konuşmalarına yalan karıştırmayan, kurduğu cümlelere küçümseyici ifadeler eklemeyen, bakışlarıyla rahatsız etmeyen, sınırlarını çiğnemeyen insanlarla bir arada olduğunda şükrediyorsun Allah’a birbirinize emanet edildiğiniz için. 

Dört aydır mecbur kalmadıkça evden çıkmıyorum. 

Mecbur kalmadıkça markete bile gitmiyor,

gittiğimde ise kasiyerle konuşmamak, diğer müşterilerin bakışlarına maruz kalmamak için dijital kasadan ödeme yapıyorum.

Şiddetli migren ataklarımı dindirmeye çalıştığım, boynumdaki fıtığın iyileşmesini beklediğim bir dönemdeyim.

Aynı zamanda insan kaybetme döneminde.

Çünkü sosyal ilişkilerimi besleyemiyor,

ses olan her yerden kaçıyorum.  

Bu şekilde yaşamaya devam edersem bir çok ilişkimin zayıflayacağını, hatta kopacağını da biliyorum.

Tercih edilen yalnızlık, zamanla tercih edilmeyen yalnızlığa dönüyor. 

Bunu fark ettiğinde ise, 

bazen geç kalmış oluyorsun. 

Geçen gün babam gençliğini birlikte geçirdiği ama senelerdir görüşemediği sporcu bir arkadaşını ziyarete gitti.

Ama göremedi.

Adam bir sene önce ölmüş.

Babam haberi olmadığı için çok üzüldü. 

 

 Bu seneki Ramazan duam, 

bu Ramazan’da kaçırdığım anları bir sonraki Ramazan’da yakalamak.

Tabi Allah nasip eder de bir sonraki Ramazan’ı görebilirsek.

Hepinizin bayramı mübarek olsun.

Betül Özdemir

www.meryemundmaria.de

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çocuk buluşmalarında Youtube’un ne işi var?

Dün kızım (6) arkadaşını ziyaret etti. Eve döndüğünde çok durgundu. Ne olduğunu sordum. Arkadaşının 2.sınıftaki abisi Youtube’dan bir video açmış. Oturup izlemişler. Ağlamaya başladı anlatırken. İzlediği görüntüyü anlatamadı. „Çok korkunçtu“ dedi. Çocuğun annesine mesaj yazdım, o da bilmiyor ne izlediklerini.

Weiterlesen »

Kendinize bakın kızım, bizim gibi olmayın

“Bugün 5 Aralık, sizin doğumgünüz, doğumgününüz kutlu olsun” dedi dün doktor.  Aldığım havale kağıtlarına bakıp “Bunlar da doğumgünü hediyelerim” dedim.  Sağlık sıkıntılarımdan dolayı altı senedir Fitness salonunda spor yapıyorum. Bütün bacak, diz, mide ağrılarım dindi ama baş ve boyun ağrılarım dinmedi. Son bir senedir şiddetli baş ağrısıyla ayrılıyorum Fitness salonundan.  Antrenörler “Stresli bir hayatın varsa burda kendini daha fazla strese sokma” dedi. “Peki ne yapacağım stresle mücadele etmek için?”  “Esneme hareketleri yap daha çok. Yoga da yapabilirsin” dediler.  “Yani esnemek için ayda 60 Euro mu ödeyeceğim buraya? Yoga da yok. Bu da benim için ayrı bir stres” dedim gülerek. Tabi bir de senelik servis ücreti var. Diğer kadınların hayat tecrübelerini dinliyorum spor salonunda.  Onlar nasıl mücadele ediyor stresle?  Çocuklu yaşıtlarım spor yapmak için bile enerjileri olmadığını söylüyor. Ağrılarını dindirme ümidiyle Fitness´e geliyorlarmış.  Tabi hepsi değil.  Çocukluğundan beri spor yapanlar veya kırk yere yetişmek zorunda kalmayanlar zorlanmıyorlar. Bazı kadınlar “Çocukları okuldan annemle babam alacak” derken, bazı kadınlar yanında bir çocuk getiriyor. Anne bitkin bitkin spor yaparken, çocuğu telefonda oyun oynayarak onu bekliyor.    50 yaş üstü kadınları dinliyorum.    35-50 yaş arasını hiçbiri hatırlamak istemiyor.  Hayatlarının en zor dönemini yaşamışlar bu yaşlarda.     Kimileri mental çok yorulmuş.  “Baş ağrımın olmadığı bir gün yoktu diyor” birisi.  “Benim de” diye cevap veriyorum.  Ama 50 yaşından sonra durmuş ağrıları.  “Çocukların okullarını bitirdiğinde, işe başladığında ve evlendiğinde baş ağrıları diniyor” diyor gülerek.      Kimileri iş hayatında çok başarılı olmuş. Pozisyonlu işlerde çalışmışlar. Ama kendi deyimleriyle annelik yapamamışlar.     Kimi çalışmamış, kimileri belli bir yaştan sonra işi bırakmış, sadece çocuklarıyla ilgilenmiş. Çekinerek söylüyorlar çalışmadıklarını. Çalışmadıkları için toplum tarafından değersiz muamele görmüşler.      Kimileri ise hem çocuklarını büyütmüş, hem çalışmış, hem de hasta anne babalarına bakmış. Yoğun tempoya dayanamayınca ağır hastalanmışlar. Hatta bazıları düşüp kalça kemiğini kırınca “Tamam, bu bir işaret, durma vakti geldi” diyerek durdurmuş kendini.      Yöneticilik yapmış bir kadın.  Kendi kurduğu iş yerinde 100 personel çalıştırmış.  Şuan 80 yaşında.    “Hayatımın dönüm noktası 39-40 yaşlarımdı” dedi.  Aynı anda bir çok problemle karşı karşıya kalmış. İş yeri kapanmış, bir yere işe girmiş. Yöneticilikten işçiliğe geçiş yapmak onu psikolojik etkilemiş. O sırada çocukları da küçükmüş. Çocuklar sık sık hastalanıyor, o sık sık evde kalmak zorunda kalıyormuş. Ev-iş arası deliye dönünce işi bırakmış. “Evde kalabileceğim bir iş yapmalıydım” dedi. Evinin alt katına bir butik açmış. Çok fazla satış yapamasa da kendini idare ediyormuş. “Düştüğüm senelerdi o seneler” diyerek yorumluyor 40 yaşını. Şimdi ise şükrediyor 80 yaşında ağrısız yataktan kalkabiliyor olmasına. Beni de teselli ediyor ara ara: “Bu ağrıların hepsi geçecek. Bunlar üzerindeki yükün verdiği ağrılar”      Geçenlerde okul arkadaşımın 60 yaşındaki annesiyle karşılaştık doktorda: “Aman kızım canınızın kıymetini bilin. Biz bilemedik, bakın ne duruma geldik. Çok çalıştık, hasta ettik kendimizi” dedi.    “Çalışırken çocuklarınla kim ilgilendi?” dedim.   “Türkiye’den bakıcı getirdim. Bizim evde yaşadı” dedi.    “Ne zaman patlak verdi ağrıların?” diye sordum.    “50 yaşından sonra”    “Biliyor musun N. Teyze, biz sizin 50 yaşınızı 40 yaşımızda yaşıyoruz.” dedim.      Bir başka doktorda arkadaşımın 60 küsür yaşındaki kayınvalidesiyle karşılaştım.    “Neyin var teyze?”    “Ne yok ki? Kalbimden defalarca ameliyat oldum. Hayatımın son 20 senesi hastanelerde yatarak geçti.”   “Ondan önceki hayatın nasıldı?”    “Çok çalıştık kızım. Ev işi, çocuklar, sorumsuz koca, iş derken çok yıprattık bedenimizi. Şimdi de doktor doktor geziyorum. Buraya da niye geldiğimi bilmiyorum. Kardiyolog gönderdi”    “Peki bunları yaşamış biri olarak ne tavsiye edersin bizlere?” diye sordum.    “Kendinize bakın kızım, bizim gibi olmayın”   Acaba ben de bir gün çevremdeki gençlere doktorun bekleme odasında “Kendinize bakın kızım, bizim gibi olmayın” diyen bir teyze olur muyum diye düşünüyorum.  Neyse düşün düşün hasta oluyoruz sonra. Partiye geçelim.  Happy Birthday to me Geçmişte en sevdiğim şey sevdiklerime süpriz doğumgünü partisi organize etmekti.  Son senelerde enerjim böyle süprizlere yetmediğinden sürpriz partileri bir süreliğine rafa kaldırmıştım.  Meğer farkında olmadan çocuklarımı bu süprizlere alıştırmışım.  İki senedir onlar hazırlıyor partileri. Beni odadan çıkarttılar.  Biri odayı süslesi, diğeri Pizza hazırladı. Herşey hazır olunca doğumgünüme kimleri çağırdığımı sordular. ” Kimseyi ” dediğimde kızım anlam veremedi.  Nasıl olur da doğumgününü arkadaşların olmadan kutlarsın?, dercesine sorular sordu. Dün akşam dedesi, anneannesi ve teyzesinin geleceğini öğrenince ”Keşke Derya teyze de gelseydi” dedi. Bir kez daha aynı cümleyi tekrar edince Derya teyzesine mesaj gönderdim ”Atla gel çocuklar seni bekliyor” diye. Atladı geldi. Oğlum ”Derya Teyze senin en yakın arkadaşlarından değil mi anne? Bütün partilerde var.” dedi. Partilerin en sevdiğim kısmı bu. Hem sevdiklerimizle bir araya geliyoruz, hem de çocuklarımızı bu ortamlarla tanıştırıyoruz.    Senelerdir istek listemde beklettiğim oyunu almışlar.  Çok zevkli bu oyun. Çok da motive edici.  Söz veriyorum yeni yaşım,  bu sene içimdeki çocukla yeniden buluşacak, yeniden Nintendo oynayacağım. Post Views: 238

Weiterlesen »

Kendini nereye ait hissediyorsun?

Kendini nereye ait hissediyorsun? “Kendini nereye ait hissediyorsun?” diye soruyorum çevreme. „Hiçbir yere” diyor biri. Bir diğeri „Berlin’de büyüdüğüm mahalleye“ diye cevap veriyor. “Hem Türkiye’ye, hem de Almanya’ya” diyenler çoğunlukta. „Türkiyeyle hiçbir bağım yok benim“ diyor başka bir arkadaş. Alman toplumundan nefret eden de var, Türk toplumundan nefret eden de! “Dünya insanıyım ben” diyor biri. Yakın çevresine sadece Türkçe konuşan insanları alanlar da var, kayınvalidesiyle, eşiyle, çocuklarıyla dört beş dört dilli ilişkiler kuranlar da. Çemberi daraltıyor bazıları. “Kadın da olsam kadınların olduğu ortamlara ait hissetmiyorum” diyor. „Özgür yaşıyorum ama özgürlük adı altında herşeyi deneyen insanlara ait hissetmiyorum kendimi“ diyor bir arkadaş. “Başörtülüyüm ve dini sınırlarım var. Ne dindar cemaatlerde kabul görüyorum, ne de liberallerin arasında” diyor bir başka arkadaş. Kimi bağlı olduğu tarikatı söylüyor, kimi cemaati. Herkes bir şekilde bir yerlere ait, bir yerlerde yabancı hissediyor kendini. Bugün bir arkadaşla konuşuyorduk bu konuları. “Kendimi nereye ait hissediyorum biliyor musun?“ dedim. „Spor salonuna” Sağlık sıkıntılarım yönlendirdi beni spora. Dinmeyen baş ağrılarım, kas, mide, bağırsak problemlerim, yaşadığım gündelik stres kısa sürede kayboldu gitti. Daha da ötesi oldu. Toplumda aradığım pek çok şeyi spor salonunda buldum. Birbirini gören, dinleyen, anlayan, gülümseyen, eleştirmeyen, küçümsemeyen insanlarla karşılaştım. İçinde yaşadığım toplumla karşılaştım aslında spor salonunda. Farklı bir boyutta. Kim, kimdir bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Kim göçmen, kim burda doğmuş anlaşılmıyor. Kimse de sormuyor. Bazen kapıda duran arabalardan anlıyorum içerde zenginler olduğunu. Bazen içeri bir kadın giriyor. Herkes tanıyor onu. İsmini Google’e verince anlıyorum politikacı olduğunu. Kimse kimseyi parasıyla, akademik kariyeriyle, pozisyonuyla dövmüyor. Kimse kimseye silik davranmıyor. Herkes kalp atışlarıyla meşgul. Herkes nefes nefese kalıyor. Herkes zorlanıyor. Bazen derin derin nefes alan, “ölüyorum” diyen teyzeler diğer teyzeleri güldürüyor. “Kaç yaşındasınız?” diye soruyorum teyzeye. “80 yaşındayım” diyor. 5 sene önce başlamış spor yapmaya. ** Bazen çok fazla somurtan insanla karşılaşıyorum gün içerisinde. Yüzü gülen birilerini görmek için Fitness’e gidiyorum. Önce antrenörler gülümseyerek karşılıyor. Sonra diğer kadınlar. Herkes birbirine selam veriyor. Öğle vardiyesinde olan antrenörler sonradan geliyor. Uzaktan ‚Merhaba‘ deyip sürü muamelesi yapmıyorlar. Tek tek yanımızdan geçip gözlerimizin içine bakarak gülümsüyorlar. ** Kimse kimseye “Yapamazsın, başaramazsın” demiyor. Kimse kimseyi iğnelemiyor. Kimse kimseye eksiklerini hatırlatmıyor. Kimse kendiyle alakalı problemlerini başkasına kusmuyor. Kimse kimsenin dış görüntüsünü bakışlarıyla küçümsemiyor. Ev kıyafetleriyle gelen de var, baştan aşağı marka giyinen de. ** Kimse bana “Neden başörtülüsün?” diye sormuyor. „Türk müsün?“ diye soran da yok. Ramazan’da susuz kalacağımı bilen antrenör „Çok sağlıksız yaptığın“ demiyor „Olsun, Ramazan’dan sonra devam edersin“ diyor. Ramazan sonrası „Nasıl hissediyorsun 1 ay oruç tuttuktan sonra?“ diye merak ediyor. Kimse aksanlı Almanca konuşan kadınlara “Mülteci misin?” diye sormuyor. Bazen dakikalarca Ukraynaca konuşuyor bir grup kadın. Farsça konuşuyor bazı kadınlar. Kafa sallayan da yok, parmak sallayan da. ** Bazı insanlar sınırları koruyor. Bazıları ise hemen muhabbete giriyor. Sporla başlıyor muhabbetler. Sonra iş hayatı, çoluk çocuk, ev işleriyle devam ediyor. Bazen ağır gelen annelik görevlerimden bahsediyorum. “Seni çok iyi anlıyorum” diyor karşımdaki anne. O da kendinden bahsediyor. Bazen kızını bırakacak yeri olmadığından yanında getiriyor. “Ben de torunuma bakıyorum. Beş dakika oturamıyorum yerime” diyor bir anneanne. “Biz de çocuk büyüttük, siz 2 çocuğa bakamıyorsunuz” demiyor hiç kimse. ** 50 yaş üstü kadınların muhabbetlerini dinliyorum. Bir kadınla karşılaşıyoruz arada. 58 yaşında. Müthiş pozitif enerji dağıtıyor etrafına. Anaokulunda çalışıyormuş son 5 senedir. Hiç komplekse kapılmadan “Ev hanımıydım ben. Önce çocuklarımı büyüttüm, sonra anneme baktım” diyor. Muhabbet çocukla devam ediyor. “Çok şükür 30 yaşındaki oğlumu evlendirdim geçen sene. İnşallah (Arapça söylüyor bunu) geri gelmez“ diyor. “Aaa bu bizim oğlunu evlendiren Ayşe Teyze değil mi diyorum” içimden. ** Crtsi sabah 10’da beni salondan çıkarken gören bir kadın „Ne güzel erkenden gelmişsin” diyor. “Kalktığımız gibi gelmezsem gelemiyorum ev işlerinden” dediğimde “Ev işleri bekleyebilir” diyor. Aaa aynı annem gibi konuştu diyorum. “Babaları yapar” dediğimde “Daha da iyisi! Bizim zamanımızda biz yaptıramadık!” diyor. Aaa şimdi de kayınvalidem gibi konuştu diyorum. ** 70 yaş üstü zengin kadınların muhabbetlerini de keyifle dinliyorum. Teyze yanındaki kadına anlatıyor: Geçen gün denedim Tesla’yı. Beğenmedim, almadım. Belki de ben kullanmayı beceremedim. ** Bir kadın duruyor yanımda. Ayaküstü muhabbet ederken kendinden bahsediyor: “Ben Makedonya’da Hukuk okudum. 11 sene Bakanlıkta çalıştım.” “Şimdi ne yapıyorsunuz?” diye sorduğumda, “Bir Huzur Evi’nin mutfağında çalışıyorum. Almanya’ya geldiğimden beri bedensel işler yapıyorum” diyor. “Bu konuyu muhakkak uzun uzun konuşmalıyız” deyip numaramı veriyorum. ** Spor salonundaki dayanışmayı izliyorum bazen. Kimsenin cesaret edemediği bir şey denemek istiyor bir kadın. “Galiba yapamayacağım” dediği yerde diğer kadınlar onu desteklemeye başlıyor sözleriyle. Tezahürat edenler oluyor. Kadın başardığında alkış kopuyor salonda. Wow! Kadını nasıl da kendine inandırdılar diyorum! ** Bir sene önce yeniden başladığım Fitness’e son üç aydır hergün gidiyorum. Kas geliştirmek, kilo vermek, forma girmek için gitmiyorum. Hiyerarşiden uzak kalmak istediğim için gidiyorum. Çevremdeki insanların mesleklerini, mal varlıklarını, pozisyonlarını duymadan ilişki kurmak istediğim için gidiyorum. Gülümseyen insan görmek istediğim için gidiyorum. Bir de herkes gibi stres atmak, zihnen rahatlamak, zinde kalmak için. Ve her gittiğimde, kendimi oraya ait hissediyorum.     (Fitness deyince aklınıza o koca koca salonlar gelmesin. Küçücük bir salonda, en fazla 15 kişinin bir çemberde (Zirkeltraining), 5 kişinin aletlerde (Ausdauertraining) spor yapabildiği bir ortam)   Post Views: 1.181

Weiterlesen »
+ posts